"Kur'an Vahyinin Mekke Yıllarında Zihniyet İnşası" İsimli Makalenin Özeti
Prof. Dr. İsmail Çalışkan Hocanın Kaleminden Çıkan "Kur'an Vahyinin Mekke Yıllarında Zihniyet İnşası" İsimli Makalenin Özeti:
Kur'an vahyinin Mekke dönemi, zihinsel ve ruhsal bir bilinç inşası hedeflendiği için Müslüman kimliğinin en katıksız ve yalın biçimde ortaya çıktığı dönemdir.
Yirmi üç yıla yayılan vahiy sürecinin tamamlanmasıyla birlikte Kur'an somut bir kitaba (Mushaf'a) dönüşmüş, müstakil bir din şekillenmiş ve sonuç olarak Müslüman bir toplum vücut bulmuştur.
Kuran vahyi devam ettiği sürece meydana gelen bütün oluşumlarda onun büyük bir etkisi olmuştur. Bu nedenle vahiy, bazen olaylara paralel olarak bazen onları yönlendirmek ve bazen de sorulara ve sorunlara cevap olmak üzere sözlü inmiştir. Onun başlatıcısı Allahtır devamını da o sağlamıştır. Onun iradesi, olaylar ile adeta içli-dışlı cereyan etmiştir.
Vahiy akışı sürdüğü müddetçe yaşanan her türlü gelişmede Kur'an'ın belirleyici bir rolü olmuştur. Nitekim vahiy; kimi zaman yaşanan hadiselerle eş zamanlı biçimde, kimi zaman toplumsal süreçleri sevk ve idare etmek amacıyla, kimi zaman da ortaya çıkan soru ve problemlere yanıt sunmak üzere şifahi bir üslupla indirilmiştir. Bu sürecin başlatıcısı ve idarecisi Yüce Allah'tır; O'nun ilahi iradesi, hayatın ve olayların tam merkezinde etkin bir şekilde tecelli etmiştir.
Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'dan indirilme usulüne dair iki temel yaklaşım öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki, metnin Levh-i Mahfuz'dan dünya semasına tek bir bütün halinde aktarıldığını savunurken; diğeri ise aşama aşama, parça parça indirildiğini kabul etmektedir.
Kur'an'ın toptan indirildiği düşüncesi, onu somut olaylardan bağımsız ve aşkın bir düzlemde tamamlanmış varsayarak insani ve tarihsel gerçekliğin ötesine taşımakta, dolayısıyla hayatın ve vakıaların dışına sürüklemektedir. Bu yaklaşım benimsendiğinde, vahiy-insan etkileşiminde ve metnin biçimlenişinde insani irade ile varoluşsal gerçeklik tamamen göz ardı edilmiş olmaktadır.
Bize göre ise Kur'an, nüzul sürecinin öncesinde tamamlanmış hazır bir paket şeklinde inmediği gibi, ne sadece çıktığı döneme hapsolup biten dar bir tarihselliğin (olmuş bitmiş tarihsellik) ürünüdür; ne de hayattan kopuktur. Aksine o çağda tecelli edip evrensel olarak günümüze ulaşan (tekrar eden tarihsellik) dinamik bir vahiydir. Vahiy, hayatın akışıyla eş zamanlı bir seyir izlerken içeriği de bu somut gelişmelere bağlı olarak biçimlenip dolmuştur. Üstelik bu süreçte yalnızca vahyin muhtevası değil, başta Hz. Peygamber olmak üzere ona muhatap olan insanların zihinsel, duygusal ve inançsal birikimleri de gelişmeye devam etmiştir. Dolayısıyla Kur'an, pasif bir biçimde "sunulmuş bir vahiy" değil; insanların somut ihtiyaçları ve yaşadıkları durumlar doğrultusunda şekillenen "istenmiş bir vahiy" niteliğindedir. Nitekim her bir ayet belirli bir gaye ve hikmete binaen nazil olmuş, yaklaşık yirmi üç yıllık bir zaman diliminde bir araya getirilerek nihayetinde bir kitap olarak Kur'an ortaya çıkmıştır.
Kur'an'ın Mekke'de on yılı aşan nüzul sürecinde, yaşanan gelişmelerin doğal akışıyla uyumlu bir biçimde zihniyet inşası gerçekleştirilmiş; yani "Müslüman olma ve Müslüman kalma" davasının fikirsel ve inançsal temelleri zihinlere kök salmıştır. Bahsi geçen bu zihniyet gelişiminin aşamalarını, hem vahyin indiği dönemin somut şartlarından hem de metnin kendi içindeki bağlamsal ilişkilerinden izlemek mümkündür. Nitekim ayetlerde yer alan özgün kavramlar üzerinden, bu yeni zihniyetin temel taşlarının muhatapların dünyasına nasıl adım adım yerleştiği net biçimde görülebilir. Bu inşa süreci, birbirini ardı sıra izleyen birkaç temel evrede somutlaşmıştır. İşin ilk safhasında "bilincin uyandırılması" olarak nitelendirilen bir hazırlık ve geçiş dönemi göze çarpar. Gerek Hz. Peygamber'in gerekse ona ilk inananların nasıl bir ilahi mesajla karşı karşıya geldiklerine ve nasıl bir dini yapı kuracaklarına dair ilk ipuçları ve temel bilgiler bu aşamada verilmiştir. Bunun hemen ardından gelen safhada ise doğrudan "zihniyet inşası" sürecine geçilmiştir. Mekke döneminin son yıllarına denk gelen nihai aşamada ise, o güne dek bireysel ya da küçük gruplar halinde varlığını sürdüren Müslümanlar, vahyin yönlendirmesi ve rehberliğiyle müstakil bir toplum yapısına geçmeye hazır hale getirilmiştir.
Mekki sureler nüzul sırasına göre incelendiğinde ilk ayetlerde bilgi ve duygunun çok, imana çağrı veya vurgunun az olduğu görülür. Demek ki vahiy, bilinçlendirmeye, daha doğrusu bir bilinç uyanmasına bilgi ve duygu ile başlamıştır. Başta muhatabın, kendisinden ne istendiğini kavraması lazımdır. İşte ilk ayetler, bu bilgiyi vermektedir. Bilincin uyandırılmasında öncelik verilen konular şunlardır: Rab tasavvuru, Peygamber tasavvuru, insan anlayışı, temel vahiy, ahiret ve ahlaka dayanan din tasavvuru.
"Rab" kavramı, ilk nazil olan ayetlerin henüz başlangıcında iki defa, kısa bir süre sonra inen diğer ayetlerde ise birer kez yer bulur. Bu ilk temaslarda Rab ile insan arasındaki bağ, en temel varoluşsal düzlemde; yani "yaratan-yaratılan" ilişkisi üzerinden kurulur. Böylelikle muhatabın zihninde, nasıl bir Rab ile karşı karşıya olduğuna dair ilk somut ipuçları belirmeye başlar. Bir müddet sonra nazil olan ve "Rabbuke" (Senin Rabbin) kalıbının kullanıldığı ayetlerde ise Rabbin şanının yüceltilmesi emredilir. Bu süreçte Hz. Peygamber ile Rabbi arasındaki bağ aşama aşama daha ileri bir boyuta taşınır ve Resulullah'ın doğrudan O'na yönelmesi istenir. Nitekim "...Rabbine ibadet et" (Kevser 108/2), "...Rabbine yönel" (İnşirah 94/8), "...Rabbinin nimetini minnetle an" (Duha 93/11) ve "...O'na sığın" (Nas 114/1) buyrukları bu yönelişin nişaneleridir. Rabb'a dair ilk dönem bilgilendirmelerinde sıklıkla başvurulan "Rabbü'l-Âlemîn", "Rabbuke", "Rabbü'l-Meşrikı ve'l-Mağrib" ve "Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz" gibi tamlamalar, bu kesitin en belirgin ve en çok tekrarlanan ifadeleridir.
Buraya kadar olan kullanım seyrinden anlaşılacağı üzere "Rab", Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği dinin en temel, en asli kavramıdır. Artık o, herkesin sahte putlardan kendisine ayrı birer rab edindiği Mekke ikliminde, karşısında secdeye kapanacağı gerçek Rabbini tanımaya; başkalarının uydurduğu rab anlayışlarıyla kendi Rabbinin hiçbir bağının bulunmadığını kavramaya başlamıştır. Nitekim kendisine Rabbinin mahiyetini ve öteki uydurma ilahlardan farkını soranlara verilecek yanıt İhlas Suresi ile şöyle billurlaşır: "De ki: O Allah tektir. Allah Samed'dir (her şey O'na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi değildir."
Kronolojik olarak muhtemelen Bi'setin 2. yılının başlarına tekabül eden bu evrede, bir-iki müstesna dışında Rab tamlamalarının neredeyse tamamı "Rabbuke" şeklinde gelmiş ve doğrudan doğruya Allah elçisini muhatap almıştır. Bunun anlamı şudur: O güne değin inen vahiy, bir yandan Hz. Muhammed'i Rabbi hakkında bilgilendirmeyi, diğer yandan da O'na duygusal olarak kopmaz bir bağla bağlanmasını ve ikna olmasını hedeflemiştir. Böylece Allah elçisi; kendisine peygamberlik görevini veren, gönülden bağlandığı, inandığı ve huzurunda secde ettiği Rabbi hakkındaki zihinsel uyanışını tamamlamış ve Rab kavramı zihninde tamamen netleşmiştir. Artık Rab, hem en geniş kapsayıcılığıyla Kur'an'ın merkezi kavramlarından birine dönüşmüş hem de kavramsal teşekkül bakımından vahyî sürecin ilk taşı olmuştur.
Rab kavramı üzerinden Müslüman zihniyetini inşa etme sürecinde bir dönüm noktası sayılabilecek metinler Sâffât ve ondan kısa bir süre sonra nazil olan Şuarâ sureleridir. Bu surelerde Rab kelimesinin o güne kadar kullanılan tamlamaları tekrarlanmış ve içerik detaylandırılarak derinleştirilmiştir. Artık hem söylemlerinde hem de eylemlerinde imana erdiği Rabbi esas alan somut bir zihniyet ve insan tipi gözlemlenir. Zira burada sadece Yüce Allah kendini tanıtmamaktadır; O'nu tanımış, kavramış ve içselleştirmiş olan müminler de O'nun hakkında konuşmakta, hayatlarını ve davranışlarını bu inanca göre tanzim ettiklerini dile getirmekte ya da ayetler onlara tam olarak böyle yapmalarını emretmektedir.
Kur'an, kendine has anlatım üslubuyla Rabbin mahiyetini ve insanla olan bağını en kapsamlı biçimde işlemeyi sürdürmüştür. Bu anlatım; Rab, Allah, İlah ve Rahman kelimeleri etrafında şekillenmekle birlikte, çoğu zaman bu kelimeler doğrudan zikredilmeksizin canlı, vurucu ve etkileyici bir dille bazen bir surenin tamamına yayılır. Kâf, Yâsîn, Mü'minûn, Rûm, Furkân, Zümer, En'âm ve Şûrâ sureleri Mekke döneminde bu zengin içeriği taşıyan metinlerden bazılarıdır. Surelerin nüzul sırası takip edildikçe, zamanla "Allah" lafzının "Rab" lafzından daha sık tekrarlanmaya başladığı görülür. Bu tekrarlar ağırlıklı olarak peygamber kıssalarında geçiyor olsa da, adım adım teşekkül eden Müslüman zihniyetinin ve tevhit bilincinin net bir yansımasıdır.
Mekke döneminin son yıllarına tarihlendirilen Mü'minûn Suresi'nin başlangıç ayetleri; namaz ibadetinin hem derin bir huşu içerisinde eda edilmesinden hem de titizlikle korunmasından söz eder.
Bu süreçte Mekkeli müminlerin ibadet pratikleri, zamanla kolektif bir disipline ve birlikte hareket etme bilincine evrilmiştir. İlgili ayetlerin zengin muhtevasından da net biçimde anlaşıldığı üzere; inananlar artık belirli bir olgunluk düzeyine ulaşmış, inanç ve amel yolculuğunda ciddi bir mesafe katetmişlerdir. Yüce Allah da bu ulaşılan seviyeyi değerlendiren ve tescil eden ayetler indirmiş, hatta Peygamberine bu mümin topluluğu ile olan beraberliğini her ne pahasına olursa olsun sürdürmesini kesin bir dille emretmiştir.
Müminlerin Hz. Muhammed ile birlikte gece ibadetine kalkmaları son derece kapsamlı bir anlama sahiptir: Bu durum, Allah Elçisi'nin onları dinî konularda yetkinleştirdiğini, kendilerine Kur'an öğrettiğini ve onlara bizzat rehberlik ettiğini gösterir. Aynı zamanda bu gece birliktelikleri, cemaate yeni dahil olan bireylerin diğer Müslümanlarla kaynaşmasını, yakınlaşmasını ve aralarındaki insani ve sosyal bağları kuvvetlendirmesini sağlayan hayati bir sosyalleşme zeminine dönüşmüştür.
Özetle bu toplu hareketlilik; ortak bir inanç, ulvi bir gaye ve ameller etrafında kenetlenmiş müstakil bir cemaatin teşekkül ettiğinin en somut kanıtıdır. Böylelikle vahyin ibadet hususunda geliştirdiği bilinç ve rehberliğin, inananların dünyasında köklü bir zihniyet dönüşümüne evrildiği ve hayat bulduğu açıkça müşahede edilmektedir.
İlk Müslüman neslin kolektif bir cemaat ruhuna kavuşması, yardımlaşma, dayanışma ve birliktelik bilincinin uyandırılması ile toplumsal kaynaşmanın sağlanması vahyin öncelikli gayeleri arasında sayılabilir. Bu doğrultuda tavsiye edilen en temel uygulamalardan biri de infaktır. Vahiy sürecinde nispeten sonraki aşamalarda şekillenen infak kültürüne dair veriler, Leyl Suresi'nde açıkça görülür: Burada yalnızca Rabbinin rızasını gözeterek malını kendi arzusuyla başkalarına veren ve arınan gerçek mümin modeli ile inkârcı ve cimri insan tipi karşı karşıya konulmaktadır. İlk nazil olan surelerde öncelik, inkârcı karakterin olumsuz niteliklerini gözler önüne sermeye verilmiştir. Bu anlatılarda adeta dünya malına doymak bilmeyen ve Rabbine karşı son derece nankör olan inkârcı insanın bencilliği işlenir. Aynı zaman diliminde Hz. Muhammed'e de yetim ile fakiri gözetmesi, Rabbinin bahşettiği nimetlere şükran duyması öğütlenmektedir. Meseleyi müşriklerin durumu ve Hz. Peygamber'in şahsı üzerinden gündeme taşıyan bu ayetlerin, O'na inanan topluluk üzerinde derin bir tesir bıraktığı ve hayati bir bilinç uyanışı başlattığı kabul edilebilir.
Paylaşma anlayışına adım adım alıştırılan bireyler, bir süre sonra tam anlamıyla Müslüman zihniyetiyle eyleme geçerek yalnızca Allah rızası için, içtenlikle ve kendi istekleriyle infak eder bir olgunluğa ulaşmışlardır. Müminler, vahiy süreci boyunca iletilmek istenen özü kavramış ve bunu günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olan somut davranışlara dönüştürmüşlerdir. Onlar, tıpkı diğer ibadetlerinde olduğu gibi imanın bir gereği olarak infak konusunda da neyi, ne amaçla yaptıklarının bilincinde hareket etmişlerdir. Böylesine köklü ve şuurlu bir duruşun ortaya çıkması ise yeni bir zihniyetin başarıyla inşa edildiğinin en açık göstergesidir.
"İnanan kullarıma söyle: Kendisinde hiçbir alışverişin ve dostluğun bulunmayacağı o çetin gün gelip çatmadan önce namazı dosdoğru kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizli ve açıktan infak etsinler." (İbrahim 14/31). İlk kez bu derece açık ve doğrudan bir emrin verilmesi; ardından akrabalara ve ihtiyaç sahiplerine infakı buyuran yeni talimatlar ile infak edenleri yücelten övgü dolu ifadelerle sürecin desteklenmesi, infak kültürünün müminlerce tamamen içselleştirildiğine ve bu zihniyetin zihinlere ve kalplere kesin olarak yerleştiğine delalet etmektedir.
Buraya kadar bir dinin ve onun mensuplarının ruhsal inşa süreçlerini kavramaya çalıştık. Gördük ki Rab, namaz ve infak meseleleri birbiriyle iç içe geçen ve birbirini besleyen inşa süreçlerinden geçmiştir. Temel esaslarıyla din mükemmelliğe doğru ilerlerken, insani nitelikleri İslami vasıflarla belirginleşip öne çıkan yetkin bireyler ortaya çıkmıştır.
Yaklaşık sekiz yıllık bu dönemin nihayetinde, yeni bir kimlik ve kişilik kazanarak seçkinleşmiş bir inananlar kitlesi doğmuştur. Mekke'nin genelinde ise Medine'de Müslüman bir toplumun filizlenmesine zemin hazırlanmıştır. Bu aşamadan sonra, Müslüman bireylerden müteşekkil bir cemaatin kurulması ve orada Allah'ın dininin tam anlamıyla tecelli etmesi hedeflenmiştir. Mekke şartlarında gerçekleşmesi mümkün olmayan hususlar adeta sonraya ertelenmiştir. Bir yandan itaat fikri ve itaat kültürü geliştirilirken, diğer yandan da zalimlere karşı ölümü göze alan bir direnç ve mücadele azmi zihinlere işlenmiştir. Özetle bu süreç, küçük bir cemaat yapısının ümmet olma yolundaki ilerleyişidir.
Zamanla içsel olgunluğun; ahlaki davranışlar ve ibadetler vasıtasıyla dış dünyaya yansıması, bilinç ve zihniyet oluşum sürecinin somut bir kimlik ve kişilik yapılanmasıyla neticelendiğini gösterir. Müslüman bir topluma geçişin erteleyip başka bir yurtta gerçekleştirilmesinin sebebi ise şudur: Toplum inşası, birey inşası kadar kolay ve zahmetsiz değildir; zira birey her türlü ortamda kendini bir şekilde muhafaza edebilirken, bir toplumun varlığını sürdürebilmesi onu oluşturan unsurların bekasına ve güvenliğine doğrudan bağlıdır.
Mekke döneminin sonlarına doğru artık hicret ve cihat kavramları gündeme getirilir: "Sonra Rabbin; eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, ardından Allah yolunda cihat edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin, bütün bunlardan sonra da çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." (Nahl 16/110). Bu ifadelerden çıkarılacak temel sonuç, hicretin hayırlı ve gerekli bir adım olduğuna dair zihinlerde bir bilinç uyanışı sağlamaktır.
Yeni bir toplumdan kasıt; imanı, ibadeti, ahlaki davranışları ve hukuki düzeniyle kendine has bütün nitelikleri taşıyan özgün bir toplumsal yapıdır. Mekke'nin baskıcı ikliminde böylesi bir toplumun teşekkül etmesi oldukça zordur; dolayısıyla zorunlu olarak başka bir belde bu doğuma beşiklik edecektir. Bu tarihsel geçişi sağlamaya yönelik söylemlerin başlıca birkaç ana noktada yoğunlaştığı dikkat çekmektedir: Birincisi yerellikten evrenselliğe geçiş, ikincisi ümmet olma bilincinin vurgulanması, üçüncüsü ise çevreye açılma, yani hicrettir.
Genel Bir Özet
Yaptığımız bu özeti daha kısa bir şekilde özetlersek şöyle deriz:
Mekke döneminde 10 yılı aşkın bir sürede vahiy-olgu ilişkisine bağlı olarak bir zihniyet inşası yapılmıştır. Bu zihniyet inşasını üç esas öge üzerinden temellendirebiliriz:
1. Kelimelerle kavramların kullanım oranı, sırası, biçimi ve zamanı: Vahiy sürecinde kavramların nasıl, ne zaman ve hangi sıklıkla kullanıldığının analizi zihniyet inşasının temelini oluşturur.
2. Ayetlerin nüzul sebepleri: Ayetlerin iniş sebepleri zihniyetin oluşum sürecini anlamak için bir dayanak noktasıdır.
3. Vahyin istenilmiş olması: Kur'an önceden hazır paket halinde inen bir metin değil; aksine insanların içinde bulundukları durum ve ihtiyaçların gerektirdiği her ayetin bir amaca yönelik olarak geldiği, istenilmiş bir vahiy ürünüdür.
Bu yaklaşım, Mekke dönemi vahyinin Müslüman topluluğun temel inanç ve düşünce yapısını adım adım inşa eden, dinamik ve olgularla iç içe geçmiş bir süreç olduğunu vurgular. Mekke döneminde Kur'an vahyinin 10 yılı aşkın bir süre boyunca olayların gelişim seyrine uygun bir şekilde inmesi Müslüman bilincinin inşa edilmesini sağlamıştır. Vahiy, çevrede cereyan eden olaylardan ve metin içi bağlamdan hareketle zihniyet inşasını gerçekleştirmiştir. Bu süreçte vahyin içeriği olaylara göre belirlenmiş, muhataplara yeni bir zihniyetin temelleri aşama aşama yerleştirilmiştir.
Zihniyet inşasının başlangıcında hem Hz. Peygamber'in hem de ilk inananların ne ile muhatap olduklarına dair işaretlerin verildiği, bilincin uyandırılması adına bir geçiş devresi yaşanmıştır. Bu bilincin uyandırılması, olgunlaşmaya bağlı olarak süreç boyunca farklı konularda da gözlemlenmiştir. Bu pratik ve aşamalı yerleştirme işi itikat, ahlak ve ibadet gibi üç merkezi konuyla gösterilmeye çalışılmıştır.
Kur'an vahyinin Mekke döneminde "Rab" kelimesi, yeni Müslüman kimliğini inşa etmenin temel taşı olmuştur. Bu süreç iki ana aşamada gerçekleşmiştir:
1. Bilincin Uyandırılması: Bu dönemde amaç, hem Hz. Muhammed'i hem de ilk inananları kiminle muhatap oldukları konusunda bilgilendirmek ve O'na bağlamaktır. İlk ayetlerde Rab, insanın yaratıcısı olarak tanıtılır; ilişkinin temelleri atılır. "Rabbuke" formu çok yoğun kullanılır; bu, Hz. Peygamber'in duygusal olarak Rabbine sıkı sıkıya bağlanmasını ve O'na yönelmesini hedeflemiştir. "Rabbü'l-âlemîn" gibi ifadelerle O'nun göklerin, yerin ve her şeyin sahibi olduğu vurgulanmış ve putların tanrılaştırıldığı rablerden farkı netleştirilmiştir. Bu aşama, Müslüman zihninde Rab kavramını netleştirerek bir sonraki aşamaya geçişi sağlar.
2. Zihniyet İnşası: Artık Rab kavramı insanların hayatını şekillendiren bir kimlik haline gelir. Rab kelimesi sadece Peygamber'e değil; Peygamber'e, inananlara, inanmayanlara ve tüm varlıklara atfen kullanılır. Rabbin evrendeki yaratıcılığı, ahiret hayatını gerçekleştireceği ve insanlarla olan ilişkileri somut örneklerle anlatılır. Saffat ve Şuara gibi surelerde Rabbin kim olduğu hakkındaki diyaloglar ve kıssalar aracılığıyla inananlara söz ve davranışlarını bu inanca göre düzenlemeleri öğretilir.
Sonuç olarak Rab kavramı Kur'an'ın en merkezi kavramı haline gelir; bu kavram aracılığıyla Müslüman zihniyeti inşa edilir ve sağlamlaştırılır.
Mekke döneminin sonunda ilk Müslümanların küçük bir gruptan daha büyük bir topluma geçişinin nasıl hazırlandığı anlatılmaktadır. 8 yılı aşkın sürede ilk olarak bireylerin inançları ve ahlakları inşa edildi. Bu, Müslüman bilincinin ve kimliğinin oluştuğu bir dönüşüm süreciydi. Birey hazırlandıktan sonra sıra topluma geldi. Mekke'de Müslümanlar ne kadar dirençli olsa da Kâbe ve ticaret üzerindeki Mekkelilerin siyasi gücünü kırmak mümkün değildi. Bu yüzden İslami hayatın tam olarak yaşanacağı sosyal ve siyasi bir toplum kurma hedefi sonraya bırakıldı.
Yeni toplumun temeli için iki zıt ama gerekli duygu işlendi:
1. İtaat Kültürü: Allah'a tam bağlılık ve itaat.2. Mücadele Azmi: Zalimlere karşı ölümüne direnme cesareti.
Mekke'nin sonlarına doğru inen ayetler, Müslümanların bütün köprüleri atarak diğerlerinden tamamen farklı bir aidiyete sahip olduğunu ilan etti. Bu yeni kimliğin ana vasfı Allah'a ve elçisine itaat etmekti. Toplumun kurulması Mekke'de zor olduğu için ayetlerde hicret ve cihat gibi konulara değinilerek yeni bir yurtta yeni bir toplum kurmanın fikri hazırlandı.
Bu küçük cemaatin ümmete dönüşmesi üç ana noktaya odaklandı:
1. Evrenselliğe Geçiş: İnancı sadece Mekke'ye değil, bütün dünyaya hitap eden bir seviyeye taşımak.2. Ümmet Vurgusu: Tek bir topluluk olduklarının sürekli hatırlatılması.
3. Çevreye Açılma (Hicret): Başka bir yaşam alanına geçme zorunluluğu.
Sonuç olarak Kur'an, Yüce Allah'ın Hz. Peygamber aracılığıyla o an yaşanan olaylara yaptığı dilsel bir müdahaledir. Bu müdahale, mevcut insanların kendilerini ve çevrelerini yeniden tanımlamalarını sağladı. Bu yeniden tanımlama sayesinde insanlar arasında yeni bir ilişki düzeni oluştu. Yeni bir toplum demek, tamamen yeni insanlar yaratmak değil; eski toplumun yapısının dönüşmesi demektir. Vahiy, fiziki bir zorlama olmadan ortak değerler oluşturarak küçük bir topluluğu bambaşka bir yapıya dönüştürmüştür. Kur'an, Peygamber dışındaki ilk muhataplarına ulaşarak yeni bir İslam toplumunun ortaya çıkmasını sağlayan ana itici güç olmuştur.